Ankara’ da 15 Temmuz darbe girişiminin canlı tanığı oldum

O lanet olası bombaların patladığı ve 249 insanımızın şehit edildiği lanet olası 15 Temmuz gecesi, halkımın üzerine bomba yağarken çaresizlik içerisinde nasıl tanık olduğumun takdimidir.
Ankara’da darbe teşebbüsü yapanlar o gece başta Aycan ve Barış olmak üzere birçok gencin umutlarını çalmış ve hevesini kursaklarında bırakmıştı. Attıkları bombalar, insanları kum zerreleri gibi savururken, kaç annenin babanın yüreği kanıyordu? O gün kaç düğün vardı? Yeni bir dünya kurmak için sabırsızlıkla akşamı bekleyen kaç gencin yeni bir dünyası kurulmadan başına yıkılmıştı?
Şehirlere bombalar yağarken Ahmet Kaya durmadan nasıl sevişirdi?
Halkını ve halkın meclisini bombalayan uçakları otel odamın penceresinden seyrederken niçin bu kadar acayip şeyler aklıma geliyordu? Uçaklardan bombalar yağarken ölüm aklıma bile gelmezken, niçin kafayı Ahmet Kaya’nın “Kum gibi” şarkısına takmıştım? Tam şuramda, göğsümün ortasında bir şey vardı canımı acıtan. Sanki dünyanın yükü bendeymiş gibi.
ANKARA ANKARA! SENİ GÖRMEK İSTER HER BAHTI KARA
Benim bahtsız ve güzel ülkemin kan ve gözyaşı ile dolu tarih sayfalarından birini daha yaşayacağımızı bilmeden, büyük bir heyecanla güzeller güzeli yeğenim Aycan ve yakışıklı damadımız Barış’ın düğününe katılmak için Ankara’ya hareket ettik. Canımın içi kardeşim Hayriye ve onun bilge eşi Murat kızlarının düğününe giderken, araçları ile eşim Gül Hanım ve babasının biricik Prensesi Gökçen’i de almış güle oynaya Ankara’ya doğru yola çıkmıştık. O günün tarihimizde kara bir leke olarak kirli biçimde kalacağını nereden bilebilirdik ki?
Kavaklıdere semti Tunus Caddesi üzerinde bulunan dört yıldızlı otelimize yerleştik. Programa göre, akşam damat Barış’ın yarın yapılamayacak olan düğünlerine katılan konuklar için evlerinde bir ziyafet verecekler, biz de bu ziyafete katılacaktık. Duşumuzu aldıktan sonra özenle yemek için hazırlandık. Bizi otelden alacak olan damat Barış’ı beklemeye başladık.
Saat 20.30 gibi Barış otele geldi ve güler yüzü ile bizi selamladı ve “Hoş geldiniz” dedi. Evlerinin bulunduğu Dikmen semtine doğru yola çıktık. Birkaç saat sonra cehennemi yaşayacak olan TBMM, Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve kuvvet komutanlarının binalarının bulunduğu yerlerden geçtik. Askerlik yaptığım Kara Harp Okulu’nu araçtan da olsa 30 yıl sonra görmek bana değişik duygular yaşattı. Birkaç saat sonra buraları bombalama emri veren paşalar bu okulda eğitim görürken, ben kapılarında Muhafız Bölüğünde er kişi niyetine nöbet tutardım.
12 Eylül darbesinin üzerinden 6-7 yıl geçmişti. Kim bilir? Belki ben nöbetteyken benimle şakalaşan ve yüzünde tüy bile bitmemiş harbiye öğrencisi belki de bugün darbe teşebbüsünde bulunan subaylardan birisiydi.
Dünürlerin Dikmen’de bulunan 6. Kattaki dairelerine geldik. Tanışma merasiminden sonra, gelecekleri de biraz bekledikten sonra, ev sahibesi Zerrin Hanım’ın biz misafirler için hazırladığı birbirinden leziz yemeklerle donatılmış masaya oturduk. Hepsi, son beyefendi veya hanımefendi diyeceğim birbirinden seçkin devlet kademesinde çalışmış ve emekli olmuş müstesna insanlarla gecenin keyfini çıkarıyoruz. Ben Şirince yapımı nefis şarabımı içiyorum. Kadehler birbiri arkasına kalkıyor.
F16 LARIN DUMANI KADEHİMİZE KARIŞTI
Muhabbetin en güzel yerinde üzerimizden bir uçak geçiyor. (Sonradan bu uçağın F16 olduğunu anlayacağız) O kadar yakından geçiyor ki egzoz dumanını yüzümüzde hissediyoruz. “Ne oluyor?” demeye kalmadan aksi istikametten bir uçak daha, hemen ardından birisi daha. Derken ışıkları söndürülmüş benim talihsiz ve bahtsız ülkemin kaderinden daha kapkara bir helikopter sesi.
Güngörmüş hanımefendilerden birisi dehşetle, “Aman Allah’ım darbe mi?” diye inliyor. Ben de, “Hanımefendi amma yaptınız. Bu devirde darbe mi olur? Olsa olsa tatbikat falandır” diyorum. Bu devirde askeri darbe olacağı aklımın ucundan bile geçmiyor. Ama olanlara da ben dahil kimsenin aklı ermiyor.
Hemen aşağı inip televizyonlara bakıyoruz. İstanbul Boğazı’nda ilki köprünün askerler tarafından tutulduğu ve araç geçişine izin verilmediği söyleniyor. Yine bir şey anlamadan yukarı çıkıyoruz. Herkes cep telefonlarından bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Sonunda bir darbe girişimi olduğunu öğreniyoruz. Bu arada saat 23.30 oluyor.
Davetli grubu görmüş geçirmiş insanlar olduğundan saat 24.00 olmadan evlere ve otellerimize ulaşmamız gerektiğini yoksa sokağa çıkma yasağı gelebileceğini söyleyince sofrada lokmamızı, kadehte şarabımızı bırakıp kalkıyoruz. Aycan ve Barış’ın umutsuzluk içerisinde, “Kadere bak. Düğün günümüzde darbe oluyor” diye boyunlarını büküşünü hiç unutmayacağım. Birçok insan bu darbe girişiminde yaşamını kaybederken, yeni bir dünya kurmak sevdiğine kavuşacağı vuslat anını bekleyen gençlerin çalınan umutlarına ne demeli peki?
Aracımızla Dikmen’de bulunan otelimize 24.00 den önce yetişmek için hızla gidiyoruz. Sokaklar boşalmış. Bizim gibi birkaç araçta bir yerlere yetişmek için hızla kaçıyor. Saat 23.59 da otele giriş yapıyoruz. Eşimle 6. Katta bulunan odamıza giriyoruz. Kızım, tek başına kaldığı 4. Kattaki odasına gidiyor. Yan odada halası ve eniştesi kalıyor.
TRT TV DE DARBE ANONSU VAR AMA HASAN MUTLUCAN TÜRKÜLERİ YOK
Odadaki televizyonu açıyorum. İlk açılan kanal TRT 1, Türkuaz renkli bir ceket giymiş sarışın kadın, TSK’nın yönetime el koyduğunu, sokağa çıkma yasağının olduğunu belirten bildiriyi okuyor. “Böyle bir şey olamaz. Bu bir hayal. Ben, yanlış duyuyorum” diye kafamdan düşünceler geçmeye başlıyor. Spiker kadın aynı bildiriyi arka arkaya üçüncü kez falan okuyunca doğru duyduğuma karar verip başka bir kanala geçiyorum. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın darbe girişimi olduğunu, ancak hükümetin dimdik ayakta olduğunu söyleyen telefon bağlantısını görünce, olayı kavramaya başlıyorum.
Bu arada dışarıda patlama ve makineli tüfeklerden çıkan tarama sesleri kulağımıza geliyor. Kavaklıdere’de bulunan otelimiz, TBMM’ye yaklaşık bir kilometre, Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve diğer kuvvet komutanlıklarının bulunduğu bölgeye 2 ya da 3 kilometre kadar uzakta. Odamızın penceresinin önünde iki büyük bina var. Bizim otelden bayağı bir yükseklikte. İki binanın arasında kalan 15 metre kadar boşluktan savaş uçakları ve helikopterleri görebiliyoruz.
Eşim Gül Hanımla pencereden bakarken, bir uçak iki bina arasındaki boşluktan adeta bizi hedef almış gibi gelirken birden mermiler bırakmaya başladı. Aynı bilgisayarlardaki savaş oyunları gibi. Biz, yine de korku ile pencereden çekiliyoruz. Birçok insanın ve ülkemin hayatını karartan o mermilerin üzerimize geldiği korkusuna kapılıyoruz. Ardından peş peşe bomba sesleri, Ortalık cehenneme döndü. Helikopter ve uçaklardan atılan mermilerin ışıkları hiç de güzel görünmüyor. Olayın dehşetini anladık. Kim bilir bu gece kaç çocuk annesiz ve babasız kalacak? Kaç anne ve baba bakmaya kıyamadığı yavrusunu bu lanet olası mermiler yüzünden kaybedecek?
DEVAMI YARIN…

İYİ Kİ SAVAŞ MUHABİRİ DEĞİLİM
Kulakları sağır eden patlamalar art arda geliyor. O sırada kızım Gökçen kapımızı çalıyor. Korktuğunu ve bizimle kalmak istediğini söylüyor. Fotoğraf makinem yanımda olduğu için dışarı çıkmak ve fotoğraf çekmek istiyorum. Eşim ve kızım gitmemi istemiyor ve korktuklarını söyleyerek kalmamı istiyorlar. Onları bırakamıyorum. Aklıma otelin çatı katında bulunan restoran geliyor. Sadece oradan fotoğraf çekip geleceğimi söylüyorum. Çaresiz kabul ediyorlar. Çatıya çıkıyorum. Ancak, o iki uğursuz gökdelen çatı katından yüksek. Çaresiz biçimde aşağı lobiye iniyorum. Dışarı çıkacağım. Otel çalışanları da dış kapının önünde uçaklara bakıyor. Onlara TBMM ya da Genelkurmay Başkanlığı binasına nasıl gideceğimi sorarken, tam tepemizde bir uçak bir yerlere bomba bırakıyor. Yine kahrolası o patlamalar. Herkes içeri kaçıyor. Çalışanlardan genç bir çocuk, “ağabey bir yere gitme. Her yere bomba yağıyor” diye beni uyarıyor. Yoldan hiç taksi falan da geçmiyor. Çaresiz bir şekilde odaya dönüyorum.
Kızım, yorgun biçimde yatağa uzanmışken eşimle yine bomba yağdıran uçakları küçük pencereden üzüntü ve endişe ile takip ediyoruz. Patlamalar o kadar sıklaştı ki, sadece bu cehennemi gürültünün bir an önce bitmesini istiyoruz. Aşağıda 10 kadar gencin o iki gökdelenin zemin katında bulunan balkon altına korku içerisinde sığındığını görüyoruz.
İnsan böyle bir anda ölümü düşünmesi gerekir değil mi? Nazım Hikmet Usta bir şiirinde, “Ne ölümden korkmak ayıp / Ne de düşünmek ölümü” demiş ya. Ne garip? Ölüm hiç aklıma gelmiyor. Nereden aklıma geldiyse merhum Ahmet Kaya’nın “Kum Gibi” şarkısı aklıma geliyor. Biliyorsunuz, kaya şarkının sözlerini kendi yazmış ve bestelemiş. Şarkının bir dizesinde şöyle der:
“Martılar ağlardı çöplüklerde
Biz seninle gülüşürdük
Şehirlere bombalar yağardı her gece
Biz durmadan sevişirdik”
“Allah rahmet eylesin Ahmet Kaya, sende de ne fantezi varmış? Bombalar yağarken nasıl sevişebiliyordun” dedim içimden. Öyle ya, bombalar yağarken insan kaçar, ölümü düşünür falan anlarım da nasıl sevişilir? Anlayamadım. Bomba sesleri arasında konsantre olamaz ki…
Pencereden bakmaya devam ederken. Eşim, “Salih bak! Bak!” diye bağırdı. Bakıyorum ama bir şey göremiyorum. “Şu helikoptere bak. Işıkları yanmıyor.” Dikkat edince gecenin karanlığında geceden daha kara bir helikopter, havada ölümün kara yüzü gibi aslı duruyor. Aşağı doğru konikleşmiş kocaman bir armut gibi. Ben ona bakıyorum o bana. Sanki beni hedef almış gibi. Hafif hafif aşağı yukarı hareket ediyor. Helikopter de gitti ama kabus gecesi bitmek bilmiyor.
Saat gecenin 03.30 civarı oldu. Yol yorgunluğu, patlayan bomba ve tarayan silahların sesi bizi iyice yorgun düşürdü. Kızım çoktan uyumuş. Eşim ve ben de yatağa uzandık. Canım hafiften geçiyor gibi oldu. Yine müthiş bir patlama sesi duydum ve yataktan yarım metre havalandığımı hissettim. Ya da bana öyle geldi. Müthiş bir sarsıntı ile kalktık.
Saatler 06.00’yı gösterdiği sırada sesler tamamen kesilmiş, pencereden duman çıkan yerler görünüyordu. Uçaklar falan uçmuyordu. Tamamen hissiz, hiçbir şeyi düşünemeyen robotlar gibi yatağa uzandım. Kâbus dolu gece sona ermişti. Sabah 09.30 gibi dışarı çıktığımda Tunus Caddesi bomboş hayalet bir kent gibiydi. Gazete bile alamadım. Öğle saatlerinde de hikâyenin başladığı yere tekrar gittik. Yani dünürlerin evine.
Aycan ve Barış’ın bugün düğünleri vardı. Salon tutulmuş, tüm hazırlıklar titizlikle yapılmış, düğünden sonra balayı programı bile yapılmıştı. Heyhat olmadı. Karanlık geceden daha karanlık kafalı, içinde inan sevgisi olmayan bir takım yaratıklar, yüzlerce insanın yaşamına son vermekle kalmamış, Aycan ve Barış gibi onlarca gencin yeni bir dünya kurma hayallerini yıkmış, heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Evde kuru bir nikâh töreni ile yenidünyalarına hiç de hayal etmedikleri bir şekilde adım atmışlardı. Nikâh kıymak için gelen Çankaya Belediyesinin güzel memuresi bize, sabahtan beri on birinci nikâhı kıymak için geldiğini ve tüm düğünlerin iptal olduğunu söyledi. Aycan’ın ağabeyi Alican, darbe girişimi yüzünden İstanbul’dan kalkan uçak seferlerinin iptal edilmesi üzerine evde kıyılan sade nikâh törenine bile gelememişti. Gençlerin yüzünü bir nebze olsun güldürebilmek için yaptığım onca şaklabanlıkta boşa gitmişti.
Bir darbe girişimi yüzünden ocaklar sönmüş, yeni kurulacak dünyalar tarumar olmuştu.
BU TOPRAKLARDA MASUMLARIN KANI VE LANETİ VAR
Binlerce yıldır bu toprakları kanla yıkayan ve mazlumların gözyaşı dökmesinden zevk alan taştan katı kalpli, insanlık düşmanı zihniyet yıllar sonra yine iş başındaydı.
Nuh’a beşik sallayan bu topraklarda kim bilir kaç masum insanın kanı vardı? Acaba iktidar hırsı uğruna binlerce yıldır katledilen toplumların laneti mi bu topraklarda yaşayan insanlara gün yüzü göstermiyordu?
Birbirimize, “sağcı, solcu, Türk, Kürt, Alevi, Suni, Çerkez, Laz” demeden sarılsak bu laneti kaldırabilir miyiz?
Bu dünyadan ne ağaların Paşaların geçtiğini, dünyanın Sultan Süleyman’a bile kalmadığını düşünsek, dünya malının ve iktidarının yine dünyada kalacağını üryan bir şekilde geldiğimiz dünyadan üryan bir şekilde gideceğimizi unutmasak
Kendimizin altından, diğerlerinin tenekeden yapılmadığını fark etsek, bombalar altında değil de sıcacık yataklarda sevişsek dünya güzel olur muydu?
BUNA DA ŞÜKÜR
Ankara’da bombalar altında yaşadığım o korkunç geceden sonra, Uşak’ta yine haber peşinde koştururken, bir haberde karşılaştığım Yeni Asır Muhabiri Serkan Karayol’la aramızda geçen ilginç bir konuşmayı burada sizlerle paylaşmak isterim.
Serkan, çok sevdiğim genç bir meslektaşımdır. Olaylara ve insanlar ilginç bakış açısı vardır. 15 Temmuz kâbusunu konuşurken,
-“Ağabey bir şey çok zoruma gidiyor” dedi.
– “Nedir o Serkan?” diye sordum.
– “Bu darbeci bozuntuları pis darbelerini yapsaymış, her yere tuğgeneral ve tümgeneral sıkıyönetim komutanları atayacakmış. Uşak’a ise bir albay atayacaklarmış. Uşak’ın nesi eksikti de bir paşa atamadılar?” dedi.
Ben de, -“Oğlum albay atadıklarına şükret. Bundan 36 yıl önce yapılan 12 Eylül 1980 darbesinde Uşak Belediye Başkanı olarak bir başçavuş atamışlardı. Bak, şimdi albay atmışlar. Hiç yoktan iyidir” şeklinde takıldım.
Serkan, – “O zaman 36 yıl sonra bir darbe daha olursa demek ki Uşak’a da bir paşa atanacak” dedi.
Karşılık olarak, – “36 yıl sonra da darbe olacaksa bu Türkiye haritadan silinsin daha iyi” şeklinde cevap verdim.
SALİH KILINÇ / ANI YAZISI

374 toplam okunma, 2 günlük okunma

Yorum Yap