Banazlı Yazar Sami Samancı’nın ilk romanı “Veda” yayınlandı

Yaklaşık 6 ay önce, “Hadi Gülümse biraz” adlı şiir kitabı yayınlanan Banazlı yazar Sami Samancı’nın, 2. kitabı ve ilk romanı olan “Veda”          okurlarıyla buluştu.

“Banaz Net” adlı internet sitesinde yazarlık yapan Sami Samancı (59) romanında geçen olayların 1932 -1960 yılları arasında Banaz ilçesinde yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış bir yoksulluk ve yasak bir aşk üçgeninde gelişen dram olduğunu belirtti.

EDEBİYAT ÖĞRETMENİ TEŞVİK ETTİ

Banaz İlçesinde lise eğitimi görürken, edebiyat öğretmeninin, “Senin kalemin güçlü, sende iş var” gibi teşvikleri ile edebiyata yöneldiğini belirten Sami Samancı, “yazmak bende bir tutku haline gelince, liseyi bitirir bitirmez soluğu İstanbul’da aldım. Burada senaryo denemelerine giriştim. Üç denemem, ünlü yönetmen rahmetli Bilge Olgaç ile yanarak kül oldu. Daha sonra Almanya’ya gittim. Burada da senaryo denemelerim oldu. Evlendim. Üç kızımdan ikisi üniversite mezunu, birisi en küçüğü de bu yıl üniversiteye girdi. O 6 dil biliyor. Almanya da uzun süre ticaretle uğraştım. Şu anda işlerimi sonlandırdım. Yakında Türkiye’ye dönüp, kendimi tamamen edebiyata vereceğim. Edebiyatın yanı sıra da yağlı boya resim çalışmaları yapmaktayım” dedi.

Banaz’lı Yazar Sami Samancı’nın İkinci kitabı VEDA kitapçılarda yerini aldı. Kitabı e-satış yöntemiyle amazon.de adresinden temin edilebileceğini kaydeden Samancı, “İlk romanımın yayınlanmasından dolayı oldukça heyecanlıyım. Kitabımız 1932 – 1960 yılları arasında Banaz’da yaşanmış bir dramdan esinlenerek yazdık. Kitapta Yoksulluk, Dram ve yasak aşk var inşallah okuyucularımız romanımızı beğenecekler buna inanıyorum. Kitabın fiyatı Avrupa şartlarında gayet normal sadece Türkiye’den almak isteyenler için biraz pahalı gelebilir ama kitapseverler için bunun çok önemli olmadığını düşünüyorum dedi.

VEDA MEMLEKETİ BANAZ ‘A BİR VEFA

Samancı, “Veda” romanı hakkında şunları söyledi: “1932 yılların da başlayıp 1960’lı yıllara uzanan bir drama…

Yoksulluğun diplerde yaşandığı amansız yılların arasına sıkışmış küçük mutluluklardan büyülü hazları yakalama sanatının zirve yaptığı acımasız yıllara ayna tuttum..

Yaşam koşullarının ve çaresizliklerin insanları hangi yollara itebileceğini anlatan gizemli bir roman..

Acımasız yoksullukların arasında sıkıştırılsın  bir yasak aşk.

Ve benim memleketim Banaz’ın akasya kokulu akşamlarından uzanan efsunlu gecelerin hikayesi.

Benim memleketime bir vefa borcum bu ilk romanım…”

VEDA

1932 yılının Haziran ayı sonlarında, üzerindeki eski kıyafetlerin altında çıplak ayaklı çocukların oyun oynarken çıkardıkları cıvıl cıvıl neşe dolu ahenkli seslerine, gök gürültüsü gibi yabancı bir ses karıştı.
Adam, var gücüyle oyuna dalan oğluna önüne düşüp yürümesi için haykırıyordu.
Bütün çocuklar korkudan sus pus olup heykel gibi oldukları yerde kaldılar. Çocuk babasının dediğini yaptı. Çapraz askılıklı kısa pantolonunun askılarından tutup oğlunu önüne itti. Tekme ve tokatlarının ardından, kolunu yakalayıp çeke çeke tarla içindeki patika yolun kenarlarında ki çalı ve dikenlerin el ve ayaklarını çizip kanatmasını umursamadan sürükleyerek evlerinin altındaki yer yer ıslak kullanılmayan boş mahzene fırlattı oğlunu.
Acımadan vurdu sonra. Eline, ayağına, kafasına. Çocuk yere düşünce bu kez tekmeledi oğlunu. Çocuk sadece ağlıyordu.
Babası bütün gücüyle bağırdı;
– Ben sana seslendim mi koşup gelcen demedim mi it oğlu!
Çocuk, mahzenin köşesine büzülüp duymadım diye inlesene babası hız kesmeyip daha da vurdu.
Patika yoldan sürüklenirken kenarlardaki dikenlerin kol ve bacaklarına batması daha çok canını acıtmamıştı. Babasının her tokadı canından çok ruhunda onarılması güç hasarlar bırakıyordu. Oğlunu yeniden kolundan tutup sürükleyerek ayağa kaldırdı. Çocuk elleriyle yanaklarını kapattı. Adam oğlunun iki kolunu indirmesi için bağırdı. Peş peşe yüzüne gelen tokatlar nar gibi kızarttı çocuğun yüzünü. Sonra çocuk babasının arkasındaki mahzenin açık kapısından anasını gördü.
Anasını daha önce hiç bu kadar cüsseli, cesur ve atılgan görmemişti. Rüzgâr gibi atılıp oğlunu kaptı kocasının elinden. Sesi kocasının sesinden bin kat güçlü gibi geldi Ömer’e…Kocasının burnunun dibine sokulup avaz avaz bağırdı;
– Oğluma dokunma, sakın oğluma bir daha elini sürme!
Sonra oğlunu bırakıp ekin tarlasına kaçıp saklanmasını söyledi.
Ömer mahzen kapısından fırlayıp var gücüyle koştu.
Hiç durmadan hiç nefeslenmeden ekin tarlasını geçip kasabanın kenarından akan Çay’ın kenarında ki salkım söğütlerinin altına girip yeşil otların arasında kayboldu bedeni.
İçin için ağladı. Derenin içinde ki balıklar bile kendisinden daha mutluydu sanki. Bir serçe Çay’ın karşı tarafındaki kumluk yere inip zıp zıp zıplayarak suyun dibine yanaşıp susuzluğunu giderdi. Uzamış otları eliyle yatırıp etrafını havuz gibi yaptı. Bacağının çıplak kalan kısımlarındaki diken çiziklerinin acısını yeni yeni hissetmeye başlamıştı. Bir serçe kuşu daha indi karşı kenara, sonra bir tane daha, kanatlarını çırpıştırıp yıkandılar. Ömer yaşadığı tatsız olayı bir iki saniye unutuyor sonra yeniden aklına geldiğinde yeniden mutsuzluk bütün ruhuna sirayet ediyordu.
İnsan yaşamı doğadaki gibi değildi, üzüntüler hep uzun soluklu ve can yakıcıydı.
Serçelerin yıkanma seremonisini büyük bir dikkatle izledi. Birden serçeler ürküp uçtular. Karşı kenara tarladan siyah bir yılan aktı, kuşların kaçma sebebiydi bu kara yılan.
Yılan kumluk alanla tarlanın dibindeki çalıların arasına sokuldu. Gövdesi hiç fark edilmiyordu. Ömer, etrafında yılan olabileceği ihtimali aklına gelince biraz ürküp etrafını kontrol etti. Otların arasında bir şey olmadığından emin olunca otları biraz daha yatırıp etrafını aklınca korunaklı bir hale getirdi ama yine de içi rahat etmedi, karşı tarafa akıp gelen yılan buraya gelemez miydi?
Oturduğu yerden istemeye istemeye kalktı, az ileride yine çay kenarında açıklık bir alan vardı. Gidip önce etrafı kolaçan edip yere oturdu. Ne kadar kalacaktı burada bunu kendisi de bilmiyordu.
Yarım saat kadar sonra anasının sesini duyar gibi oldu. Biraz dikkat kesilip bekledi. Güzel gözleri yeniden bulutlanıp gözyaşları süzüldü yanaklarından. İnsanı anasından başka ilk kim arayabilirdi ki?
Oturduğu yerden kalkıp kavaklığa doğru yürüdü.  Anası ona ekin tarlasına saklan demişti ama bunu babası da duyduğundan gelip kendisini bulamasın diye buraya koşup saklanmıştı. Kavak tarlasından düzlük çayır alana çıkıp anasına seslendi…
– Anaaaa.!
Anası oğlunu uzaktan görüp kendisine gelmesi için el etti. Ömer yeniden koştu, bu kez korkusuz ve daha güvende hissediyordu kendisini.
Ana oğul kucaklaştılar. Anası endişe içinde oğlunun yüzünü, el ve ayaklarını kontrol etti. Yanaklarını öpüp kokladı oğlunun. El ele tutuşup evlerinin yoluna koyuldular. Arada bir anası Ömer’in önüne diz çöküp oğlunu sevip okşuyordu. Gözlerinin içine binlerce sevgi akıttı. Oğlunun ela gözlerini kurulayıp sonra da sıkı sıkı sarıldı oğluna.
Yeniden oğlunun elinden tutup ekin tarlasının denginden yürüdüler. Ekin tarlasının orta dengine geldiklerinde birden durdu anası, taç yapraklı koyu mor bir çiçek görmüştü, eğilip  kopardı. Çiçeği Ömer’e gösterip ” bu çiçeğin rengine ölüyom, ne güzel çiçek değil mi?” dedi.ı
Ömer anasının elini bırakıp ekin tarlasının içine daldı, ne kadar taç yapraklı mor çiçek varsa devşirip getirdi anasına.

HABER / SALİH KILINÇ

422 toplam okunma, 7 günlük okunma

Yorum Yap