Yanık Ülke; KULA Nasip Olmaz Her Kula

Yanık Ülke; KULA Nasip Olmaz Her Kula

Uşak Rota Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü canları ile hafta sonunda Kula da muhteşem bir Pazar günü geçirdik.

Bildiğiniz üzere Kula Uşak’a 70 kilometre kadar uzaklıkta, araçla en çok bir saate kolayca ulaşabileceğimiz inanılmaz güzellik ve tarihle donanmış bir Manisa İlçesi. Belki defalarca geçtik içinden şöyle orasından burasından gördük. Amma velakin bu “Yanık Ülke” yi gezmeye başlayınca nefesimiz kesildi. Ben de bir günlük Kula gezimi ve bu harika ilçe izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Umarım, yazımı okuduktan hemen sonra sizler de Kula’yı detaylı şekilde görmek istersiniz.

KIZI İÇİN KULE YAPTIRMIŞ İLÇENİN ADI DA KULA OLMUŞ

Kula, Manisa’ya bağlı, yaklaşık 25.bin nüfuslu, tarihi oldukça gerilere uzanan bir ilçe. İlçenin adının “kule” sözcüğünden kaynaklandığı ile sürülmekte. Hikâye bu ya, yörenin havası ve suyu iyi olduğu için, zengin bir kişi hasta olan kızının iyileşmesi için buraya bir kule yaptırmış ve bu kule de bulunduğu yere adını vermiş.

PERİ BACALARI İÇİN İLLA NEVŞEHİR’E GİTMENİZE GEREK YOK

Sayfa 4 ve 5 yanikulke (17)

Aracımızla sabah 08.00 de Uşak’tan hareket ediyoruz. Rota’ Dağcılık üyesi 32 kişi güle oynaya giderken, kahvaltı etmeyenler için araçta çay kahve servisi başladı. Kulübümüzün her şeyi Elvan Bakıcı kızımız ve kendisinden kaç tane olduğunu bilemediğimiz her şeye yetişen Zekeriya Ceylan kardeşimiz çay kahve servisine başladı. Hemen ardından da kekler, kekleri de Sevil Yıldız kızımız yapmış. Rota Dağcılık yaşını henüz tamamladı. Ama üyeleri bir yılda sevgi dolu kocaman bir aile olmayı başardı. İşte böyle neşeli ve paylaşımcı bir ortamda Kula’ya 10 kilometre kala nefesimizi kesen güzelliklerin bulunduğu alana geldik.

Kula; prehistorik insan ayak izleri, jeotermal sulardan yararlanan ThermaiTheseos antik kentine ait yapı kalıntıları ve jeolojik-jeomorfolojik anlamda değeri olan, volkanik oluşumları ve mistik bir yapı sunan peri bacaları ile etkileyici doğal ve kültürel mirasa sahip çok güzel bir alan olarak gözümüze çarpıyor.

Peri bacalarının yer aldığı; Burgaz Volkanitbölgesi  kuzeydoğuda   Burgaz   köyü   ile Gediz  nehrinin  iki  yanında  yer  alır. Buplatoda yüzeydeki bazalt  lavlarının  kalınlığı  yer yer   30-40   m.ye   ulaşmaktadır.   Flüvyal kökenli çökeller üzerinde akan lavlar killi siltli bölümlerde kırmızı renkli bir pişme zonu oluşturmuştur. Plato 100     m.ye     varan     bir     diklikle     çepeçevre kuşatılmaktadır. Bu dik zonun altında peribacaları ve badlands şekilleri yer almaktadır.

Peri bacaları en altta yaşlı çökelleri ve onların üzerinde ilk patlamanın ürünü bazaltların yer aldığı peyzaj mimarlığının bir görsel şölen sunduğu bir alandır. Açılan vadinin her iki tarafında yer alan yaşlı çökeller yağmursuyu ve rüzgârın etkisi ile olağan üstü şekiller oluşturmuştur. Vadi açılının halen devam ettiği alan özellikle otoprafçıların foto safari olarak kullandıkları en önemli yerlerimizdendir.Kula Volkanik Jeopark.

Kula’da konaklanacak yer sıkıntısı var. Peri bacaları ise Uşak’a sadece 60 kilometre. Oto yoldan en geç 45 dakikada ulaşırsınız. Bu gezide en çok olması gereken Uşak Üniversitesi Fen Fakültesi Öğretim Görevlisi Derya Acar Hocamın gelmeyeceği tutmuş. Gelmiş olsaydı onun ağzından bu oluşumları daha bilimsel öğrenmiş olurduk.

UŞAK’IN PERİ BACALARINI DA UNUTMAYALIM

Buraya gezerken aklıma şu geldi: Gezimizin ilerleyen bölümlerinde Kula içini gezerken burada bir iki tarihi konak gayet güzel otel olduğunu öğrendik.  Ancak, bu otellerde 13-15 oda var.

Diyeceğim o’ki; Şöyle Pamukkale’den başlayan turlar düzenlense, Taşyaran, Peri bacaları, Kula evleri, yanık ülke (Jeopark), tabduk Emre ve Yunus Emre kabir ve dergahlarını kapsasa, Kula Da otel olmadığı için gezginler Uşak’ta konaklasa, hem uşak hem de Kula bu işin kaymağını yese ne kadar güzel olurdu değil mi?

Bu arada Nisan ayı sonu ev Mayıs ayı gibi İtecek Dağı’na tırmanır, doğusundan Kayağıl Köyüne doğru inişe geçerseniz buradaki dere kenarındaki oluşumlar da Nevşehir ve Kula’daki peri bacalarını aratmaz.

Haa… Bir de Ulubey kanyonları içerisinde Hasköy ve Avgan Köyleri arasında yer alan Asar Tepesinin batısından Banaz Çayı boyunca “Salma Kayalıkları”na doğru ilerlerseniz buradaki kaya oluşumlarının da Nevşehir ve Kula’yı aratmayacağına emin olup, “Biz, Uşaklılar bu güzelliklerimizi niçin sergileyemiyoruz” diye hayıflanacaksınız.

HER ŞERDE BİR HAYIR VARDIR DEDİKLERİ BU OLSA GEREK

Kula çevresi krater dediğimiz yanardağ ağızlarıyla çevrili. Kula Belediyesinde çalışan rehberimiz Ziya sağ olsun bize Kula’yı tanıtmak için canla başla çalışıyor. Yazımın bundan sonrası için ben deZiya’nın yalancısı olacağım. Onun bilgilerini sizle paylaşacağım.

Ziya, Kula’da en son yanardağını 12 bin yıl önce patladığını, yörede yaşayan insanların taş haline geldiğini, yerleşim alanlarının kül ve ateş alında kalarak yok olduğunu anlatıyor. Ne kadar korkunç bir olay?

Kula tarihini en eski kaleme alan antik dönemin coğrafyacısı Starbon (İÖ 63-İS 24 ) ansiklopedik şaheseri olan “Coğrafya “isimli kitabında Kula’yı kömür karası bazalt taşlarından dolayı “Katakekaumene” yani “Yanık Ülke” olarak adlandırmıştır. Strabon iki bin yıl önce yazdığı“Coğrafya” isimli kitabında : “….bu sahayı geçtikten sonra Katakekaumene diyarına varılır.Bu memlekette ,en kaliteli şaraplardan hiç bir eksiği olmayan “katakekaumenit” şarapların üretildiği asmalardan başka tek bir ağaç bile yoktur”der ve bu bağlardan elde edilen şarapların o günün Falarnea ve de Aminea gibi tanınmış İtalyan şaraplarından hiç de aşağı kalitede olmadığını söyler. Aynı kitabın 153.sayfasında ise “….Katakekaumene ülkesi hem zevk vermek hem de tıbbi amaç için kullanılan çok iyi cins şarap elde ederler ” olarak bahseder.

Benim anladığım, volkanik patlamaları 12 bin yıl önce bu memleketi yerle bir etmiş, Starbon da buraya yanık ülke manasına gelen “Katakekaumene” adını takmış. Daha sonrakidönemlerde  yanardağlar sönünce lavların ifrazından oluşan topraklardan bereket fışkırmış, özellikle üzümlerinden yapılan şaraplar, dünyanın en iyi şarapları arasında gösterilmiştir. İşte şerdeki hayır burada ortaya çıkmaktadır.katakekaumune’nin volkanik topraklarında antik çağdan bu yana dünyanın en kaliteli şaraplarından yapılmaktadır.

Yine genç volkanları nedeni ile antik dönemde Yanık Ülke olarak anılan bu topraklarda yetiştirilen bağlar ve onların şarapları antik dönem de çok ünlüydü.Örneğin Vitrivius (MÖ 80-70,MS 15 ) meyvelerin değişik tatlarının yetiştikleri oprakların yapısına bağlı olduğu varsayımını ileri sürerken örnek olarak Katakekaumene şarabını da belirtir.

Plinius ise İtalyan yarımdasındaki şarapların dışındaki yabancı şaraplar arasında Katakekaumenites’i anmaya değer olarak sayar.

Özetle, Yanık Ülke’nin siyah topraklarından gelen ve mitolojide en güzel şarapların yapıldığı bereketli bağlarla dolu olan bu bölgenin efsaneleşmiş şaraplarını içmek için bile Kula’ya gitmek gerek diye düşünüyorum. (Başkanımız Sayın NasıfUyar, ve Elvan Bakıcı özellikle size duyurulur. Bu arada şaraba olan düşkünlüğümüzü ezilen üzümlerden yana olmamızdan kaynaklanmaktadır. Yanlış anlamasın kimse)

KULA VOLKANİK JEOPARK’TA GEZİNTİ VE BİN METRE ZİRVEYE TIRMANIŞ

Sayfa 4 ve 5 yanikulke (21)

Antik çağın büyük coğrafyacısı Amasyalı Strabon, Geographika adlı eserinde Kula’nın bulunduğu coğrafyayı “Katakekaumene” yani “yanıp bitmiş, kül olmuş” olarak tanımlar” demiş tik ya Strabon’a göre “burada hiç ağaç yoktur; sadece kalite olarak ünlü şarapların hiçbirisinden aşağı olmayan şarabın elde edildiği bağlar vardır. Toprağın yüzü küllerle kaplıdır, dağlık ve kayalık olan ülke sanki yangından olmuş gibi siyah renktedir. Bazıları bunun yıldırımlardan ve ateşli yeraltı patlamalarından olduğunu tahmin etmektedir”. Gerçekten de yaklaşık olarak on iki bin yıl önce patlayan bir yanardağ oldukça geniş bir bölgeyi etkilemiştir. Dikkate değer jeolojik oluşumların bulunması nedeniyle bölge dünyanın 99. jeopark alanı olarak ilan edilmiş. Günümüzde volkan konisini, peri bacalarını, karstik mağaraları barındıran jeopark alanının çok küçük bir bölümü gezilebilmekte.

Yerkürenin Haklarına İlişkin Uluslararası Bildirge’ye göre özetle, “Nasıl ki yaşlı bir ağaç, büyümesinin ve yaşamının tüm izlerini taşıyorsa, üzerinde yaşadığımız gezegenimiz Dünya da geçmişiyle ilgili anılarını içinde barındırıyor… Kayıtlara da benzetebileceğimiz bu anılar, hem yerkürenin derinliklerinde, hem yüzeyinde, hem kayaçlarında, hem diğer oluşumlarda yazılı. Bugüne kadar, daha çok, kültürel mirasımızın korunmasına önem verdik. Ancak, artık doğal mirasımızı, çevremizi korumanın zamanı geldi. Yerkürenin geçmişi, insanlığın geçmişinden daha az değerli değil; onu korumayı öğrenmemizin zamanı geldi.

Kula jeopark çalışmaları ise; 2004 yılında Dünya Jeoloji Kongresini verilen bir bildir ile başlamış; 2007-2008 yıllarında AB hibe programları çerçevesinde alınan proje ile çalışmalar genişletilmiş ve 2011 yılında uluslar arasıjeopark kalite sertifikası alabilmek için proje birimi kurulmuş ve çalışmalar başlatılmıştır.

Kalite sertifikası almış Jeoparkların sayıları Avrupa’da 54’e tüm dünyada ise 90’a ulaşmış durumdadır. Ülkemizde yasal statü bakımından jeopark kavramı olmadığından henüz uluslararası düzeyde bir jeopark bulunmamaktadır.Kula Belediyesi tarafından yürütülen Jeopark Projesi Kula Volkanik Jeoparkı uluslararası tanınan, Türkiye’nin ilk ve tek tescilli Jeoparkı olmuştur. 5 Eylül 2013 tarihinde 12. si düzenlenen Avrupa Jeopark Konferansı’nda Kula Volkanik Jeoparkı Kalite sertifikası alınmış; böylece, Kula Volkanik Jeoparkı Avrupa’nın 58., Dünya’nın 99. Jeoparkı olma ünvanını kazanmıştır.

BİZ ZİRVEYE TIRMANIYORUZ ZİRVE BİZE GELİYOR

Uşak’tan birlikte geldiğimiz Rota Dağcılık üyelerinin bir kısmı ile yaklaşık bin metre yukarıdaki Divlit Yanardağının zirvesine tırmanmaya karar veriyoruz. Sevimli rehberimiz, yukarıda 12 bin yıl önce taştan bir ayak izi olduğunu söylüyor. Ben de bu ayak izinin fotoğrafını çekmek için zirveye çıkmaya karar verdim.

Zirveye tırmanmaya çalışıyoruz. Gelgelelim, biz zirveye gidemiyoruz zirve bize geliyor. Adı üzerinde yanık ülke, yanmış yumuşak kül cürufları ayağımızın altından kayıp aşağılara kayıyor. Üzerinden de biz kayıyoruz. Dikkat etmezseniz çıktığınız yükseklikten başladığınız noktaya birkaç parça halinde inebilirsiniz.

Yaklaşık bir buçuk saatlik bir uğraştan sonra çok şükür tek parça halinde zirveye tırmanmayı başarıyoruz. Tepede bir Türk Bayrağı bizi nazlı nazlı selamlıyor. Sevinç içerisinde bayrakla fotoğraflar çektiriyor, sonra Halil İbrahim sofrasını kurup herkes yanında getirdiğini arkadaşına ikram ediyor.

Dinlendikten sonra inişe geçiyoruz. İniş yolunda tepeyi dikey bir şekilde kesen patika bir yoldan kolayca inerek otobüsün bizi beklediği noktaya ulaşıyoruz.

“Maharet güzeligörebilmektir,sevmenin sırrına erebilmektir. Cihan, aIem herkes bilsin ki şunu; en büyük ibadet sevebilmektir”

Yukarıdaki dizelerden nereye gittiğimizi anlamışsınızdır. Hani o “SeveIim, seviIeIim, bu dünya kimseye kaImaz” diyen, haksızlığa “OIsun be aIdırma yaradan yardır.. Sanma kizaIimin ettiği kârdir..Mazlumun ahi indirir şâhı..Herşeyin bir vakti vardır” şeklinde isyan edenbiçare Yunus’u ziyarete gidiyoruz.

Tabi ki bir de “Pirimin dergahına odunun eğrisi bile girmez” dediği Tapduk Emre Dergahını göreceğiz.  Kula’dan İzmir istikametine doğru otoyoldan 10 kilometre gittikten sonra sağa dönüp 9 kilometre daha kuzeye gidiyoruz. İlk uğrak yerimiz Gökçeören Köyü oluyor. Koltuk arkadaşım Özgür Duran, bu köyün kaburgasının meşhur olduğunu bir gün mutlaka yememi öenriyor. Biz Gökçeören’de durmuyor Emre köyüne geçiyoruz.

Cumhuriyetten önceki adı Emre Sultan olan köy, Manisa ili Kula ilçesine bağlı olup, Kula’ya 25 km., Salihli’ye 45 km., İzmir’e 135 km., İzmir – Ankara karayoluna 10 km. mesafededir. Emre köyü Tabduk Emre tarafından günümüzden 700 yıl kadar önce Saruhan Oğulları Beyliğine bağlı olarak kurulmuş olup, Batı Anadolu’da kurulan ilk Türk köylerindendir. Köyün burada kurulmasının en önemli nedeni türbenin kuzeyinden geçen ticaret (kervan) yoludur. Emre köyü, uzun yıllar çevrenin merkezi konumunda bulunmuştur. Bu nedenle köyde camii, hamam, medrese, pazaryeri ve konaklar bulunmaktadır. Günümüzde Yunus Emre ve hocası Tabduk Emre’nin mezarlarının bulunması önemini bir kat daha arttırmıştır.

Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmaya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde küçük-büyük Türk Beylikleri’nin kurulmaya başladığı 13. yy ortalarında Osmanlı Beyliği’nin filizlenmeye başladığı 14. yy’ın ilk çeyreğinde Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir Türkmen hocası, şair bir erendir. Yunus’un yaşadığı yıllar, Anadolu Türklüğünün Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasi otorite zayıflığıyla, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllardır. 13 yy’ın ikinci yarısı, sadece siyasi çekişmelerin değil, çeşitli gayri Sünni mezhep ve inançların, Batıni ve mutezili görüşlerinde yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir zamandır. İşte böyle bir ortamda, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran-ı Veli, Ahmet Fakih gibi ilim ve irfan kutuplarıyla birlikte Yunus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, her türlü batıl inanca karşı, gerçek İslam tasavvufunu işleyerek Türk-İslam birliğinin oluşmasında önemli vazifeler yapmıştır. Yunus Emre, “Risalet-ün Nushiyye” adlı mesnevisinin sonunda verdiği;

“Söze tarih yedi yüz yediydi

Yunus canı bu yolda fidiydi”

Beytinden anlaşıldığı kadarıyla H. 707 (M. 1307–08) tarihlerinde hayattadır. Yunus Emre, H. 648 (M. 1240–41) yılında doğmuş, 82 yıllık bir dünya hayatından sonra H. 720 (M. 1320–21) yılında ölmüştür. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin ifadesi ile bir Türkmen Hocası olan Yunus, ilim ve irfan yolunun merdivenlerini birer birer geride bırakmış 40 yıllık bir çilenin ardından “pişmiş”  etkili ve benzersiz söyleyişi ile Türk dilinin ve tasavvufunun en büyük şairi olma mertebesine yükselmiştir.

BANAZLI HEMŞERİMİZ CAMİ DUVARINDA PİYANO RESİMLERİ YAPMIŞ

Emre köyünde bulunan camii, inşa kitabesine göre Carullah Bin Süleyman tarafından 954 H. / 1547 – 1948 M. Yıllarında yaptırılmıştır. Bahçesindeki yakın tarihlere ait bazı mekânların yerinde bir zamanlar medrese odaları olduğu rivayet edilmektedir. Carullah Bin Süleyman Caminin güneyinde bir çeşme, güneydoğusunda 16. yüzyıla ait bir hamam kalıntısı mevcuttur. Bütün olarak bakıldığında, eskiden burada bir külliyenin varlığından söz etmek mümkündür. Adını Yunus Emre’den alan, onun ve hocası Tabduk Emre’nin birlikte yattığı türbeyi bünyesinde barındıran, yerleşimi eski bir köyde böyle bir külliyenin var olduğu yadırgatıcı değildir. Cami kapı kemerinin üzerinde inşa kitabesinde “ Bu şerefli cami ve yüce makamın banisi, güzellikler ve hayırlar sahibi Carullah Bin Süleyman’dır. Sene 954 H. (1547 – 1548 M.) Yine cami için bulunan kitabeden 1808 – 1809 Yılında Şehzade Abdurrahman Efendi’nin Camideki resimleri yaptığı anlaşılmaktadır. Camideki resimlerde sık rastlanan manzara tasvirleri ve üç ile altı kat arasında değişen apartmanların resmedilmiş olması ilginçtir. Camide en yaygın süsleme konusu olarak karşımıza çıkan natürmortların bazıları ilk bakışta tekrar gibi görünse de, bu kompozisyonların hiçbiri diğerinin aynısı değildir. Örneklerde başarılı çizgiler görülmekle birlikte hepsi iki boyutludur. Şimdiye kadar Anadolu’da duvar ressamı olarak imzası bulunan iki sanatçı tanınmaktadır. Zileli Emin ve Ali Miralaygil. Bu durum da Kula’nın Emre köyündeki Carullah Bin Süleyman Camidinde adına rastladığımız Şehzade Abdurrahman Efendi Anadolu’daki ismi zikredilen ressamların üçüncüsü olmaktadır ve bu yönüyle önem taşır. Daha önemlisi bu hususta Anadolu’daki ismi zikredilen ressamların içinde en erken tarihli imzaya sahip olanıdır. Ayrıca cami içerisinde bulunan hat sanatı eserler de Hattat Banazlı Mehmet Demni’ye aittir.Natürmortlarda karanfil, lale, gül gibi çiçekler ile nar, armut , üzüm, çam fıstığı kozası, kiraz gibi meyveler sık olarak kullanılmıştır.

Bize bu bilgileri veren cami hocamız, bu caminin aslında odunun eğrisinin bile girmediği dergah olduğu bilgisini de aktardı. Düşünebiliyor musunuz? Yunus Emre’nin, Tabduk Emre’nin abdest aldığı su içtiği çeşmeden bizler de su içtik, abdest aldık. Ne kadar heyecan verici bir şey.

KULA EVLERİNİ DOLAŞIRKEN KENDİMİ AYBEY MAHALLESİNDE HİSETTİM

 

Dergâh ve kabir ziyaretlerinin ardından Kula merkezine geldik. Burada yemek yiyelim dedik. Uşak Rota dağcıları, normal yemek yedi. Ancak bize Kula’nın en meşhur yiyeceği tahinli pidesiymiş. Şekerli pide de diyorlar. Sağ olsunlar lokantada ikram ettiler. Leblebisini ve Kula ekmeğini zaten biliyorduk.  Bir de su böreği, oğlak dolması gibi yemekleri varmış. Kalitesi ile övündükleri şarabın markası da “yanık Ülke.” Çarşı içerisinde tarihi evleri dolaşmaya başladık.

Kula evleri 18. yy Osmanlı İmparatorluğu’nun altındaki hemen her bölgede karşımıza çıkan ve TÜRK EVİ olarak tabir edilen ahşap evlerdir. Gerek plan, kuruluş ve gerekse ahşap, alçı ve kalem işi gibi zengin sistemleriyle bu dönem Osmanlı Sanatı nın başarılı örnekleridir. 19, yy da devam eden yapı tipiyle Kula tipik bir Osmanlı Kent dokusuna sahiptir.

Tarihi Kula evleri genellikle iki katlı olup, ahşap olarak yapılmışlardır. Üst katlar sokağa doğru çıkıntılı olup, kiremitle örtülü çatılar bir saçak ile biter. Bu saçakların alt kısmında süslemeler vardır. Pencereler tahta kepenklidir, iç kısmı avlu yada bahçe ile bir bütün olup günlük yaşam biçimi ile uyumlu bir yapıdadır.

 

Tarihi Kula Evleri kerpiç dolgulu zemin katı genellikle taş, taşıyıcı sistemi ağaç yapı tekniği ile inşa edilmiştir. Alt katları genellikle penceresiz ya da az pencerelidir. Evlerde baş ve köşk odaları vardır. Bu odalarda ahşap işlemeli davlumbazlar bulunmaktadır. Tavanlar işlemelidir. Oda kapılarında hayata bakan dış kapıları çok parçalı ve işlemelidir.

Kula Evlerinin hepsinde bir avlu ye alır. Avlu en az 3 m. Yükseklikte bir duvar ile çevrelenmiştir. 18, yy ile 19. yy ilk yarısındaki örneklerde eve giriş çoğunlukla avludaki çift kanatlı ahşap bir kapı ile sağlanır. Kula Evleri genellikle iki katlıdır. Zemin katta ahır, kiler, mutfak gibi mekanlar yer alır. Fırın ve tuvalet çoğunlukla avlunun bir köşesindedir. Sofalı evlerde tuvalet evin içine alınmıştır. Evin plan tipini belirleyen üst katta günlük yaşamın geçtiği oturma mekanları bulunur.

Açık sofalı evlerde genellikle üst katın bir cephesi sokağa, bir cephesine avluya bakar. Hayatın sokağa bakan cephesi kapatılarak buraya ahşap kafesli ya da parmaklıklı pencereler yerleştirilmiştir. Avluya bakan yönü bazı evlerde açık, bazı evlerde ise kapalıdır. Üst kattaki odalardan bir veya ikisi baş odadır. Bunlar daha özenle süslenmişlerdir ve genellikle sokak tarafındadırlar. Türk evlerinde çeşitli amaçlara göre düzenlenen odalara rastlanmaz. Her oda yemek yeme oturma ve benzeri eylemleri karşılar. Kula evlerindeki odalar muhtelif şekillerde kullanılmıştır. Bununla birlikte baş oda genellikle misafirler için ayrılmıştır. Odalar, Türk Evi odalarının bütün özelliklerine sahiptir. 18,yy ve 19. yy ın ilk yarısındaki örnekler diğer merkezlerdeki Türk evlerinde görüldüğü genellikle seki üstü ve seki altı olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır. Bu ayrımın hem kot farkı ile hem de ahşap parmaklık ve kemerlerle belirtilmiştir. Kula Evleri’nde odalar hayata ve sokağa açılan pencereleri sayesinde bol ışık alırlar. Hayata açılan pencereler genellikle 3 tanedir Üst kattaki pencereler üst sırada duvarın iç ve dış yüzünü sınırlayan alçı şebekeli tepe pencereleri vardır.

EVLER KADINLARIN İHTİYACINA GÖRE TASARLANMIŞ

Kula Evleri büyük aile yapısına ve yaşamın önemli bölümünü evde geçiren kadına göre düzenlenmiş, günlük yaşam, yazları avluda, bahçede ve hayatta; kışları ise ara katta ya da ikinci katta geçer. Bahçede sebze-meyve yetiştirilir. Dolaplar işlevlerine göre yüklük, çubukluk, testilik, peşkirlik, lambalık, tembel deliği gibi adlarla anılır. Seki altı yönündeki yüklüklerin yanlarında gözenek denilen kandil şişe ve bunu gibi eşya konulan bezemeli ahşap gözler bulunur. Dolapların bazıları tavana kadar uzanır. Bazılarının üst korkuluklu asma kat biçimindedir.

Kula çeşitli nedenlerle günümüze kadar bozulmadan gelebilmiş bir anıt kenttir. Yapılar mimari açıdan eski kent yerleşmemizin bozulmamış tipik örneği teşkil etmesi ve bu niteliklerin belge açısından değeri Kula’ya ‘’Anıt Kent’’ Özelliğini kazandırmaktadır. Kula ve benzerlerinin korunması kentsel yaşam ve kültürel süreklilik ve örnek açısından önemi büyüktür. Yıllardır o çevrede oturmuş, aldığı geleneksel yaşamını sürdürmekte olan Kula halkı içinde ‘’Tarihi Kula’’ kent dokusunu korunması bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Kula aslında kale içi bir yerleşimdir. Çünkü bugün dahi kullanılan isimler (Demircikapı, Seferkapı) bu kanımızı doğrulamaktadır. Bu gün için kale kalıntıları görünmüyorsa da kalenin varlığı açıktır. Bu nedenle de doku çok sıkışıktır. Şehir merkezi ve çekirdekler düzlükte yer almaktadır. Evler ise çekirdek etrafımda mahalle birimler halinde görülmektedir. Sokakların ancak bir yük hayvanının geçebileceği kadar dar oluşu evlerin sokak kenarında sıralar halinde yer alması, meydan vs olmaması ve yer yer sağlık koşullarına uymayan yerleşmelerin bulunması karakteristik bir kale içi dokusunu oluşturmuştur. Sokakların en çok 100 metreden sonra kıvrılma ve kırılması organik dokuyu yaratmıştır.Kula’da evler iç içe gelecek şekilde sıkı bir doku görünümündedir. Hatta evlerin çatıları sokakları örtmüştür. Kula’da yaşam, sokakla direkt ilişkilidir. Her evin sokağı gören penceresi vardır. Bunun yanında bahçenin varlığı da gözden uzak tutulmamalıdır. 17.yy a kadar maksimum genişlemesini kale içinde ve dışında sürdüren şehir 17. yy dan sonra Kula’dan geçen kervan yolunun önemini kaybetmesi nedeniyle, kale dışı genişlemesi olmamıştır. 17. ve 18. yy’da büyük bahçeli evler sonradan kardeşler arasında bölünerek küçüldüğü ve hatta bahçelere yeni yapıların yapıldığı tespit edilmiştir.

Kula da 3 bin tarihi ev olduğunu söylediler. Hepsini dolaşmak mümkün değil. Yalnız şunu söylemden geçemeyeceğim. Kula evlerini ve sokaklarını dolaşırken bir an kendimi Uşak’ta AybeyMahallesinde hissettim. Günlerden Pazar olduğu için kapalı olan “Türk Evi” ne giremedik. Rehberimiz Ziya evin içini anlatmaya kalktı.

  • “Dur, hiç anlatma. Bina L şeklinde ortada avludan giriliyor. Alt ve üst katların hayatlarında halı dokunacak yerler var. Uzun koridorlardan geçilerek odlara giriliyor” dedim.

Ziya – Abi nereden biliyorsun? diye sordu.

  • “Aynısı Uşak’ta var. Adı da Dokur Konağı “ şeklinde yanıtladım.

Kiliseler, papaz evi, Rum okulu daha pek çok yer vardı. Ama zamanımız yetmedi. İnşallah sonbaharda bir daha gideriz.

GEZİ YAZILARI /SALİH KILINÇ

Sayfa 4 ve 5 yanikulke (2)  Sayfa 4 ve 5 yanikulke (9) Sayfa 4 ve 5 yanikulke (4)   Sayfa 4 ve 5 yanikulke (5)  Sayfa 4 ve 5 yanikulke (14)   Sayfa 4 ve 5 yanikulke (15) Sayfa 4 ve 5 yanikulke (20)  Sayfa 4 ve 5 yanikulke (1)

1,349 toplam okunma, 2 günlük okunma

Yorum Yap